Biyografi
Fikret Mualla
Saygı İstanbul'da doğdu.
Küçükken geçirdiği
bir kaza sonucu topal kalması ve
annesinin ölümünden sonra babasının
yeniden evlenmesi gibi olaylar
onun sinirli ve uyumsuz bir çocuk
olmasında rol oynadı.
Saint Joseph
Fransız Okulu'ndan sonra bir süre
Galatasaray Lisesi'nde
okudu, ama okulu bitiremeden mühendislik
eğitimi yapması için Almanya'ya
gönderildi.
Almanya'nın çeşitli
kentlerinde dolaştı, İsviçre ve
İtalya'ya gitti, müzeleri gezdi.
Resim yeteneğinin
farkına vararak kısa zamanda sağlam
bir desen bilgisi edindi.
Başarılı resimlemeler,
moda çizimleri ve gravürler yaptı,
desenlerini en gözde Alman dergilerine
kabul ettirdi.
Babasının mali
durumu bozulup para gönderemez hale
gelince bir Mısırlı prens, onun
yirmi beş yaşına kadar Almanya'da
kalmasını sağladı.
Fikret Mualla
1928'de aşırı alkol tutkusu nedeniyle
bir süre hastanede tedavi gördü.
Daha sonra Almanya'dan
Fransa'ya geçti,
Paris'te Montparnasse
ve Saint Germain gibi sanat çevrelerinde
yaşadı.
Orada, Andre
Lhote'un atölyesinde çalışan Hale
Asaf'la tanıştı.
Paris'te sürekli
resim yapan Fikret Mualla bir süre
sonra parasızlık nedeniyle Türkiye'ye
döndü.
Geçimini sağlamak
amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı'na
yaptığı başvuru üzerine 1934'te
Ayvalık Ortaokulu resim öğretmenliğine
atandı, ancak kısa bir süre sonra
bu görevinden istifa etti.
İstanbul'da Lüküs
Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi operetler
için kostümler çizdi Nazım Hikmet'in
Varan 3 adlı şiir kitabını resimledi.
İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun çıkardığı
Yeni Adam dergisi için desenler
hazırladı. Bir ara, yanlış yorumlanan
bazı sözleri yüzünden savcılık emriyle
1936'da Bakırköy Akıl Hastanesi'nde
bir yıla yakın gözetim altına alındı.
1937'nin
sonlarına doğru taburcu edildi.
Bu olaydan sonra Fikret Mualla'da
gittikçe artan ve ölümüne değin
süren bir polis Babasının ölümü
üzerine eline geçen miras payı ile
Paris'te yaşamını sürdürebileceğini
düşünerek 1939'da Türkiye'den ayrıldı.
Hastaneden çıkışı
ile Türkiye'den ayrılışı arasındaki
iki yıllık sürede
1939 Uluslararası
New York Fuarı Türk Pavyonu için
Abidin Dino'nun isteği üzerine İstanbul
konulu otuz kadar tablo yaptı.
1938'de yayımlanan
Ses dergisi için çizdiği desenlerden
birinin müstehcen olduğu gerekçesiyle,
Türkiye'den ayrıldıktan sonra aleyhinde
dava açıldı,
1939'da beraat
etti. Bu dönemde yazılmış ve Ses'te
yayımlanmış "Masal" ve "Üsera Karargahı"
adlı iki de öyküsü vardır.
Fikret Mualla
Fransa'da yirmi altı yıldan fazla
yaşadı. Geçimsizlik, içkiye düşkünlük
ve sürekli polis korkusu ile geçen
yıllar sonunda hayatındaki dengesizlik
ve uyumsuzluk yoğunlaştı. Bir ara
tedavi için hastaneye yatırıldı.
Burada kaldığı
iki ay içinde kendisine resim yaptıran
Dina Vierny'nin koruması altına
girdi. Bu resimleriyle Kasım 1954'te
ilk sergisini açtı. İkinci sergisinden
sonra yeniden akıl hastanesine girdi.
Bir ay sonra
taburcu edilince sanayici Lharmin'le
bir anlaşma yaptı ve Seine Nehri'nin
daha çok varlıklıların oturduğu
"sağ" yakasına taşındı. Resimlerinin
sürekli müşterisi olan Madame Angles'yle
bu dönemde tanıştı.
Fikret Mualla'yı
bundan sonra koruması altına alan
Madame Angles, 1962'de felç geçirdiğinde
onu hastaneye kaldırttı, bakımını
sağladı. Daha sonra Nice yöresinde
Reillane kasabasındaki evine yerleştirdi
ve bütün giderlerini karşıladı.
Fikret Mualla ömrünün sonuna kadar
felçten kurtulamadı.
Mayıs 1967'de eski sinir bunalımları
yeniden başladı. Ölümünden yedi
yıl sonra 1974'te Cumhurbaşkanı
Fahri Korutürk'ün ilgilenmesiyle
kemikleri Türkiye'ye getirildi ve
Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.
1976'da dostlarından,
yakınlarından ve çeşitli koleksiyonlardan
derlenen yüz on sekiz resmi ile
Ankara'da adına bir sergi düzenlendi.
Eserlerinin çoğu
bugün özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.
Hayatının büyük bölümünü Fransa'da
geçiren Fikret Mualla konularını
kahveler, sirkler ve sokaklar gibi
Paris yaşamının ayrıntılarından
seçmiştir.
Resim onun için
bir yaşama biçimi olmuştur. Yaşamın
gerçeklerini büyük bir içtenlikle
renge ve biçime aktarmış, içinde
yaşadığı bohem çevrenin insanını
resmine konu olarak almıştır. Daha
çok guvaş tekniğine yakınlık duymuş
ve bu teknikle çok hızlı çalışabilmiştir.
Ancak yağlıboyayı
da suluboya ve guvaşı ustalıkla
kullanmıştır.
Resmin kuramsal
sorunları onu pek ilgilendirmemiş,
dış etkilere yabancı kalmış ve çağdaş
akımlara katılmamıştır. İçinden
geldiği gibi, öznel, coşkun bir
lirizm ile dolu resimler yapmıştır
|
“Fikret Mualla’nın Aşkları
Mualla,
Hale Asaf’a gönül vermişti. Kendisinin de ifade
ettiği gibi, Hale’den beklediği karşılığı görmedi.
Ona göre Hale’nin sanatkar gözleri, daima Fikret
Mualla’nın topal ayağına takılmaktaydı! Fikret
Mualla ömrü boyunca sakatlığının ve içkili sıralarındaki
çirkinliğinin üzüntüsü içinde yaşamıştı…
Hale Asaf’tan karşılık görmeyen Fikret Mualla,
sınıf arkadaşlarından bir Alman kızını sevdi.
Hatta kendisi, desinatör kısmındayken, sırf
onunla aynı sınıfta olmak arzusu ile, atölye
değiştirdi.
Sözlü gibi geziyorlardı. İstanbul’a döner dönmez,
babasına bu gönül işini açacak ve Alman sevgilisi
ile evlenecekti… Mualla’nın hayali gerçekleşmedi…Hayallerini
gerçekleştirmeden yenik çıkan Mualla, teselliyi
içkide buldu. İstanbul meyhanelerinin belli
başlı müdavimlerinden oldu. Kalbi, Berlin’deki
sevgilisinde kalmıştı; sinirleri bozulmuştu…
Mualla hayatı boyunca bu Alman kızını unutamamış,
yaptığı personaj resimlerine, zaman zaman, (Cecile)
diye adlandırdığı bu kızı da katmıştır.
Mualla’nın bundan sonraki aşkı, 1940-41 yıllarında
Paris’te kendisinden hayli tablo satın alan
zengin bir İngiliz kadını ile olmuştur. Bu kadın,
Mualla'’a acımakta , onun iyi bir sanatkar olarak
zirveye çıkmasını arzulamaktaydı. Ne var ki,
Mualla, bu sefer de zengin dulun, Londra'dan
Paris’e gelen, genç kızına aşık oluverdi! Bunu
hisseden kadın, Mualla’ya yüz çevirdi. Tablolarını
almaz ve kendisine yardım etmez oldu. Mualla
bu olayı anlatırken şu atasözünü eklerdi:”…
Anasına bak kızını al dedik, ama Dimyat’a pirince
giderken evdeki bulgurdan olduk.”
Son yıllarında Mualla’nın kadınlarla pek az
ilişkisi olmuş, onlardan daima kaçmıştır. ..”
Taha Toros (1)
FİKRET MUALLA ANLATIYOR
ÜSERA KARARGAHI
“Ah
şu insanlar ne tuhaftırlar? Hayat kazanmak,
hayat kazandırmak için ne garip tecellilerle
mücadele ederler.
Gözlerimizi tahriş ederek burnumuza kadar sokulup
kulaklarımızı pisletecek derecede, ellerindeki
eşyayı satmak için bağıran satıcılarla, sabahleyin
saat sekizi zor bekleyip caddelerde, sokaklarda,
pencerelerin içine doğru, apdesthaneye çıkar
gibi garip garip sedalarla yestehliyen eskici
ve sebzevatçı feryatlarına mı, yoksa köyünden
kalkıp pis kıyafetiyle, İstanbul’un kapısında
kimse kendisine ‘Hey ağam nereye gidiyorsun?’
diye sormadığından, şehirde artan işsiz serserilerle,
bunlara ilave olarak hiç bir lisana benzemeyen
Rum, Ermeni, Yahudi lisanlarından doğan ‘tonalite’
lere mi, yoksa bu gayrı mesul ve hilkaten hacir
altındaki şehir sokaklarında dolaşan nasırlanmış
ruhlarına mı kızıp yaradana sığınayım de ‘aman
beni kurtarın!’ diyeyim?
Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sükutunda
bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükuneti
beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem,
o zaman bilirim ki bir yanlış işle meşgulum
veya işgal edilmişimdir. Bu yanlış meşguliyetten
kurtulmak için gider, evvela üç beş kadeh rakı
içerim. Eğer bu yanlış meşguliyet daha sürerse,
fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam
ararım.
Herkes aşağı yukarı benim gibidir.
Alemi nizama sokmak, fikrimden geçen şey değilse
de, lafın kısası , sükutumu resmen severim ve
dediğim gibi, ibadet eder gibi resim yapmayı
ister, ruhi istirahatimi ancak bu tarzda temin
ederim. Bu da benim hakkımdır. Bu sırada bana
neler söylemezler.:
“- İşte zavallı yine resim yapıyor. Para kazanacağı
yerde boyalarla, fırçalarla uğraşıyor, sonra
ekmek parası bulamıyor!”
Doğru, bu bezirganların hakları var. Resim yapmak,
resim yaptırmak zengin cemiyetlerin lüksüdür
ve ben leblebiciler arasında bir ucubeyim. Ben
bu kitle içinde onlarca bir deliyim. Nitekim
bence de, beni resim yapmaktan uzak tutan herhangi
bir kimse de benim düşmanımdır ve ben de ruhen
fakir bir cemiyetin ve tufeyli zenginliğinin
müthiş düşmanıyım.
Benim gibi düşünenler de yok değil. Onlarla
buluşunca rahatım. Fakir fakat bahtiyarım. Fakat
onlardan ayrılınca yalnız kalıyorum. Düşenin
pek dostu yoktur Leblebistanda.
Son seneler, geçen günlerim hep böyle resim
yapmaktan uzak geçiyor. Naçiz benliğim kepaze
oluyor. Kafam orospu çanağına dönüyor.Pek nadirden
de felekten bir gün çalıp, kendimi İstanbul’
un bedesteninde, çarşısında, cami avlularında
ve Eyüp mezarlıklarında bulup resim yapınca,
o zaman çocukluğum canlanıyor, benliğim yerine
geliyor. Ruhi banyo almış gibi rahat, sakin
bir hal alıyorum. Fakat bu, çok sürmüyor. Akşam
oldu mu kandimi, herhangi bir tellal vasıtasıyla
kiralanmış adi bir odada, kiracılarından yaşayan
adi bir evsahibeinin kira odasında bulunca,
tekrar kirleniyorum. Ve pislikten nefret ediyorum.
Bu pisliklerin bıraktığı ruhi esaret, izzeti
nefsimi kırıyor, nefret ediyorum. Tellallarından,
odalardan geçinen mahluklardan ve kendimden...
Evet. Bu tarz bir cemiyette, bu zihniyette bir
kitle arasında en temiz iş, şüphesiz ki bir
yerde oturmamaktır. Fakat o zaman ad zülfüyare
dokunur hadiseler peyda oluyor. İnsana serseri
diyorlar.
Ne ise, lafın kısası, geçen gün felekten bir
gün aşırmıştım. Koltuğumda resim cildbendi ve
suluboyam, şöyle pürneşe, kendimi Nuruosmaniye
camiinin avlusunda buldum. Bir kalabalık vardı.
Durakaldım. Bir adam bir kartalı sağ ayağından
bağlamış, bir kuruş mukabilinde niyet çektiriyordu.
Her niyetten sonra da kuşa ufacık bir ekmek
parçası veriyordu. Kartal şüphesiz insan gibi
ekmek yemezdi. Bunu çocuklar bile bilir. Fakat
herhangi bir yerde nasılsa bu asil mahluk, bu
adamın eline geçip sağ ayağını bağlatmıştı.
Ve gagasıyla niyet çekmesini öğrenmişti. Efendisinden
ekmek yemeyi de öğrendikten sonra, asaletini
kaybetmişti.
Bu kartal muazzam bir mahluktu.
Herhalde çok açtı. Hem çok aç bırakılmıştı bu
esarette ki, gelen geçen, kuruşu atınca niyeti
çekiyordu. Efendisi de hemen önüne bir ekmek
parçası veriyor, lokma daha düşmeden, soluğu
kartalın kursağında buluyordu.
Muazzam ve şahane bir mahluktu bu kartal. Doğrusu
onun hürriyetini çalmaya kıyamazdım. Ne güzel
bir profili vardı. Çatık kaşlarının altındaki
gözler:
- “Ben efendiyim, ben bu pespayelerin baziçesi
(oyuncağı) olamam, ben insanların erişemeyeceği
dağların üstündeki bulutların da üstünden uçmaya
alışmış bir mahlukum” diyordu.
Gelen geçen çocuklar, elleriyle onun kuyruğuna
dokunuyorlar, mahluku esaretinde bile rahat
bırakmıyorlardı. Bu aralık bir polis, evine
bir paket et almış, dönüyordu. Manzara karşısında
durdu. Paketi açtı, içinden aldığı bir et parçasını
kartala verdi. Kartal bu et parçasıyla biraz
canlandı. Ve niyet için atılan kuruşlara bile
bakmadı bir müddet. Niyetçi polise döndü!
“- Çok et yer bu mahluk!” dedi.
“- Hakkıdır, bu onun gıdasıdır!” dedim içimden.
“Gıdadır,”dedim. Yine içimden tabii! Eğer hürriyetini
elde edebilse, o da diğer kendi cinsinden efendilerin
yanına dönecekti. Bu zabunkeşlik nümunesi leblebicilerin
emri altında, bu üsera karargahında, bir lokma
ekmeğe bağlanıp kırtasiyecilik yapmayacaktı.
Bir kartal gibi, ömrünü sürecekti.
FİKRET MUALLA
HAKKINDA YAZILANLAR
RESİM TEKNİĞİ
VE SANATIYLA İLGİLİ ARAŞTIRMA VE TAHLİLLER
Paris Sokakları
Fikret
Mualla’nın Paris ahalisini gündelik yaşamlarının
koşuşturmacası içerisinde resmettiği yapıtları
onun en beğenilen, aranan yapıtları arasındadır.
Her yaştan, her gelir düzeyinden, her kılıkta
insanı resmetmiştir bu resimlerinde sanatçı,
inanılmaz bir renk ve kurgu zenginliği içerisinde.
Bu resimlerin albenisinin sırrı nedir? Rerssamın
yakaladığı bu duyarlılığın kaynağında hangi
arayış, hangi özlem olabilir?
Onun Paris günlerinin tanıklarından birisi olan
meslekdaşı Bedri Rahmi Eyüboğlu Fikret Mualla’nın
yaşam yaklaşımını şöyle özetliyor:
“Bir ressam tasarlayın ki, aklına estiği zaman
resim yapmaktan başka hiç bir şeyden sorumlu
değil. Haftada üç gün aç susuz dolaşmayı göze
almış: Kırlarda böğürtlen toplarcasına sokaktan
izmarit toplayıp içiyor. Eşin dostun yardımıyla
birkaç resim satabilirse ilk işi en sert içkilerle
kafayı çekmek, en pahalı yiyeceklerle karnını
doyurmak ve en sunturlu küfürlerle etrafındakileri
kasıp kavurmak oluyor.” (1)
Paris sokaklarındaki o oradan oraya koşuştururken
şık burjuvaları, balon satın alan veya top oynayan
çocukları, köpeklerini gezdiren şık kadınları
resmeden kişi, aynı sokaklarda aç bilaç dolaşarak
sigara izmariti kovalayan kişidir aynı zamanda...
Mualla’nın eline her fırsat geçtiğinde – en
azından yemek ve içmek açısından – resmettiği
tüm o kişilerden daha hızlı ve fazla kendisine
ikramda bulunduğunu bildiğimizden, bu Paris
sokaklarında resmettiği burjuvaların yaşamına
yabancı ve uzak olmadığı söylenebilir; ancak
yaşamının şanssızlıklarının getirdiği mutsuzlukları
alkol ile aşma niyeti onun düzenli bir yaşam
sürmesini olanaksız kılmıştır.
Yine Bedri Rahmi, Fikret Mualla’nın resimlerinde
ve resim yapma disiplinindeki ,yaşamının diğer
alanlarında olmayan bir düzeni onun Paris yıllarında
gözlemlemiştir:
“Onun sinirlerinin ne halde olduğunu bilenler,
iyi bir ressam olduğuna inananlar, her babayiğitin
sineye çekemeyeceği birçok sözlerini hallerini
duymamazlıktan, görmemezlikten gelirler. Bir
parça resim sevgisi olup da Paris’e kadar uzanan
bütün hemşeriler ondan birkaç desen suluboya
almışlardır. Fikret Mualla’nın odasında, bir
çekirge sürüsü gibi her yanı kaplayan sefalet
bulutundan tek bir şey kurtulmuş. Boya kutusu
ve fırçaları. Paleti çiçek gibi tertemiz. Yenilikten
gelen bir temizlik değil. İşleyen demirin pas
tutmamasından gelen bir temizlik. Tüpler sevgi
ve saygı ile sıkılmış. Fırçaları yokladım. Bir
kısmının uçları ıslak. Bu korkunç odasının içinde
boya kutusu ve fırçalar bitmiş, tükenmiş bir
yüzün ortasında bir sıra inci diş gibi duruyor.
Sefaletini ve kendisini unutup bu temizliğe
dalıyorum:
“Demek onu hayata bağlayan incecik tel burada
olmalı?” diye düşünüyorum. Boyalarına, fırçalarına
daldığımı görünce: Onbeş gün oluyor. Postadan
bir paket aldım. İçinden bu fular, bu ceket
ve boyalarla fırçalar çıkmaz mı. Londra’dan
bir ahbap ressam göndermiş. – Ceketi ve fuları
gösteriyor-: En iyisinden. En yumuşağından İngiliz
malı. Sevincimden oturdum, ağladım..." diyor.
(2), (3)
Ressamın
sokaklarda gözlemlediklerini ilginç kurgular
ve çok değişken yaratıcı renk armonileri ile
çeşitleyen yapıtları onun o günkü ruh halinin
de kanıtları olarak kabul edilebilirler. Ressamın
son yıllarında resimlerine günde yarım saat
ile kırkbeş dakika ayırdığı ve bu kısa süre
içerisinde son derece hızlı guaşlarını ürettiği
bilinmekte...
Bu kısa sürenin getirdiği
ona özgü disipli, resmine yoğunlaşmayı ve duraksamadan
boyamayı gerektiren bir yaklaşımı da beraberinde
getirmekteydi. Bellekten, imgelemden fırçanın
ucuna ve kağıda dökülen “Fikret Mualla Dünyası”nın
insanlarını vareden bu süreçtir.Dikkat çekilmesi
gereken bir önemli nokta ise, ressamın hangi
konuyu boyarsa boyasın yapıtına inanılmaz bir
albeni katabilme becerisidir, bu ise hem onun
yaşamını sürdürebilmesi –resimlerini satabilmes-i
için olmazsa olmaz bir gerekliliktir, hem de
aynı zamanda onun yaşamının son anlarına kadar
süregiden içindeki “sevgi açlığı”nın da bir
göstergesidir. Kendisini insanlara- özellikle
kadınlara- hiç bir zaman sevdiremeyen Fikret
Mualla’nın, resimleri aracılığı ile sevilmek
istediği, bu nedenle bilinçaltından en azından
resimlerinin sevilmesini istediği söylenebilir.
Resimlerinin albenisinin ardında yatan bu acı
gerçek olmalıdır...
Haşim Nur Gürel
( 1) Bedri Rahmi Eyüboğlu, Delifişek, Bilgi Yayınevi,
Temmuz 1975, sayfa 107.
(2) A.g.e., sayfa 111-112.
(3) Fikret Mualla’nın odasının içerisindeki
en düzenli noktanın resim yaptığı alan olduğu
konusunu, Paris’teki atölyesini ziyaret eden
bir başka ressamdan, rahmetli Erol Akyavaş’tan
da dinlemiştim. Yalnız onun anlatımında, doktorların
kullandığı beyaz emaye bir sterilizi kabının
kapağını ressamın palet olarak kullandığı bilgisi
de vardı. HNG.
Natürmortlar
“Heykeltraş
Hadi Bey bana himmet ve zahmet edüp bir hazine-i
sultani kasası büyüklüğünde muazzam bir paket
gönderdi: içinde halis pastırma, kuş lokumu
gibi halis sucuk, kuru zeytin, kaşar peyniri,
Hacı Bekir lokumu, badem ezmesi, bergamut reçeli
ahırında beş on paket de memleket cigarası vardı.
Ben ihya oldum bittabi.eksik olmasın. Hem ramazanlık,
hem bayramlık bir kasa mevad-i gıdaiye. Yavaş
yavaş yiyiyorum, çünkü son derece gıdalı şeylerdir.
Bana da yasaktır. Abd-i acizde tension ikide
bir 24-25’i buluyor. Bol ilaç da almıyor değilim.
Mamafih Hadi bey beni ihya etti. Tam 25 senedir
pastırmaya hasretim.(Reillane, 17.5.63)” (1)
“… Bugün seni fena halde andım. Lahana ve pırasa
ile bir kapuska yaptım. Ah Abidin burada olsa
dedim. Harika idi kapuskam, boru değildi. Böyle
kapuska daha dünyada yapılmamış bir harika idi.(Reillane,
2 Aralık 1963)” (2)
“Gelgelelim Güzin hanım’ın yemekleri birer şaheserdir.
Güzin Hanım haklı. Antibes’teki patlıcan tadı
elan damağımdadır…(Reillane,1965)” (3)
Fikret Mualla’nın mektupları ve yakın dostlarının
anlattıkları onun “gourmet” yanının kanıtları
olmaktadır; bu nedenle onun natürmort konularının
daha sonraki övünlerinde yiyip içeceği nesneler
olması bizi şaşırtmamalıdır. Usta ressamın son
yıllarına dek kendi çapında bir “chef” olarak
mutfağında kendisi için özel tatlar peşinde
koştuğunu, ender ziyaretçilerini ağırlamak için
yemekler yaptığının yine mektupları aracılığı
ile öğrenmekteyiz. Anlaşılmaktadır ki, başka
ressamlarla da paylaştığı yalnızlığını daha
katlanılabilir kılabilmek için Mualla yemek
yapmak, sınırlı sayıda dostu ile yazışmak, tek
tük komşusu ile görüşmek konularını da değer
verdiği törensel ritler olarak görmekteydi.
Yapmayı düşündüğü yemek için alınan, seçilen
malzemenin önce resim kompozisyonları olarak
biraraya getirilip, renk armonileri içerisinde
görsel bir uyuma ulaştırıldıktan sonra, bedenin
gereksinmeleri için yine el becerisinin ve belleğinin
yardımı ile bu kez tadım duyularının zevkine
uygun olarak yemek yapılıp yenmeleri de belki
çekici gelmekteydi ona... Çok az sayıda çiçek
resmi dışında sanatçının natürmortlarının büyük
bölümünün konularını sebze ve meyvelerin ve
şarap şişelerinin oluşturması belki de bu nedenledir.
Ressamın 1940’lardam son yıllarına değin arada
ele aldığı “sandalye” temasının ipuçlarının
birisi , sandalyelerin onun gündelik yaşantısındaki
önemli konumunu gösteren, aşağıdaki alıntıda
bulunabilir, bir başkası da belki bir başka
usta ve yalnız ressamın(Vincent van Gogh) benzer
bir yapıtının etkisinde aranabilir…
“Bir iskemlenin sırtına bir mukavva dayayıp
öyle resim yapıyordu. Yanı başında bir başka
iskemlede bir enginar, domatesli bir pilav,
bir bardak kırmızı şarap, bir sigara, dalıp
gitmiş ressama eşlik ediyorlardı. Odanın ortasındaki
büyük masanın üstü karman çormandı. Yayları
görünen delinmiş bir koltuk tahtıydı onun. Kaminoto
ocağında bir parça rizotto pişiriyordu. Uğrayacak
bir dosta sunulmak üzere. Büyük aynanın çerçevesine
fotograflar, anılar sıkıştırılmıştı. Kışın,
soba boğucu bir sıcaklık yayıyordu içeriye,
o döküm rengi kızıla dönüşüyordu. Mualla’nın
üzerine düşmesinden korkuyorduk. Çünkü az önce
belirttiğim gibi yürümekte çok güçlük çekiyordu.”
(4)
Sonuç olarak tüm yalnız büyük yaratıcılar gibi
Fikret Mualla da, çileli yokluklarla dolu yaşamını
kendisi için olabildiğince katlanılabilir kılabilmek
için elindeki olanakları kullanmak çabasının
belgeleri olarak da görülebilir onun natürmortları,
uzak düştüğü ülkesinin ve onun anılarını en
azından tadları aracılığı ile yakalayabilmek
çabasının da… O sıradan kabak, elma, şişe resimlerinin,
o rengarenk insanı yaşam sevinci ile kıpırdatan
resimlerin ardında, ülkesinden yıllardır ayrı,
korkular ve kuşkular ile dolu benliğini yemek
ve içki ile teskin etmeye çalışan yalnız, yaşlı
ve hasta bir adamın olduğunu anlayabilir miydik,
mektupları olmasa? Fikret Mualla’nın natürmortları,
onun en sıradan ama onun için sırasında en elzem,
onun için en vazgeçilmez nesneleri konu alan
resimleri ve belki de onun dramını en iyi ele
veren yapıtları, mektuplarının satır aralarını
okuduğumuzda…
Haşim Nur Gürel
(1) Fikret Mualla, Dostlara Mektuplar; Yapı
Kredi Yayınları, sayfa 106-107
(2) Fikret Mualla, Dostlara Mektuplar; Yapı
Kredi Yayınları, sayfa 120
(3) Fikret Mualla, Dostlara Mektuplar; Yapı
Kredi Yayınları, sayfa 135.
(4) Fikret Mualla, Dostlara Mektuplar; Yapı
Kredi Yayınları, sayfa 144-145. Reillane Köyündeki
komşusu Viwehl Michel’in Abidin Dino’ya yazdığı
mektuptan.
Manzaralar
“…
Fikret Mualla’nın resimlerine bakarken Toulouse-Lautrec’de
başlayıp Bonnard ve Vuillard’da, bir bakıma
Amerikalı Wisthler’de de süren “Japonisme”i
de düşünebiliyoruz. Rönesans geleneklerine sırt
çeviren bu çağdaş Avrupa’lılar, heyecanı, Doğu
ve Uzakdoğu uygarlıklarında aramışlardı. Bir
Matisse, İran ve Türk sanatını izlemiş, Lautrec,
Bonnard ve Vuillard Japon Estampalarını Paris’te
moda etmişlerdi. Figürleri yarım göstermek,
aşağıdan ya da yukardan kesmek, planları kuşbakışı
görmek, ışık ve gölge oyunlarını en aza indirmek,
Japon resminden aktarılan başlıca teknik özelliklerdi.
Şimdi, Mualla’nın sanatını incelemeye başlarken
yukarıda saydığım etkilere, benzerliklere kimi
hayranlarının gocunmasına şaştığımı söylemem
gerek. Hangi usta, sanat tarihi içinde, kendisinden
önce gelenlerin ya da çağdaşlarının etkisi altında
kalmadı? Kişilik denilen büyük meziyet, birikmiş
bir göle bir tas su katmaktan ileri gider mi?
Bunu da yapabilene ne mutlu! Fikret Mualla’nın
Toulouse Lautrec ya da Van Gogh’un etkisi altında
kalması onu neden küçültecekmiş?
Bir de, en önemlisi, bir “grafik” ressamı olması
var. Mualla’ya izafe edilen grafikçiliği yersiz
bir sınıflandırma bulanlar, herhalde, grafik
ressamlığının ne olduğunu bilemeyenlerdir. Yunancadan
gelen “Graphisme” sözcüğü çizgi yolu ile elde
edilen sonucu gösterir. Grafizmi güzel bir ressam
demek, çizgisi, deseni güzel ressam demek olduğu
gibi Grafik sanatlar demek, çizginin, çizgi
tertip ve düzenlemelerinin egemen oldukları
sanat demektir. Işık-gölge oyunlarını ön plana
almış olan ressamlar, sözgelişi bir Rembrandt,
bir Leonardo’nın yanında bir Botticelli ya da
bir Mantegna çizgiye büyük önem vermişlerdi.
Ve bunlar, hele desenlerinde, birer usta grafikçiydiler.
Çağdaş sanat gelince, belli başlı grafikçileri
sayayım: Başta Toulouse-Lautrec olmak üzere
Stenlein, Forain, Rafaelli, Pascin, Foujita,
Hayter, daha niceleri.
Grafikçi, ressamın teknik özelliğine gelince:
Bu ressam ya doğrudan doğruya gravürcüdür, yani
gravür sanatının çeşitli tür ve tekniklerinde
çalışarak tahta kazısı, muşamba, çinko kazısı,
litografi – taş üstüne resim – yapar ya da bunlarla
ilgilenmez ise, resimlerinde deseni egemen kılar
ve bu deseni suluboya, guaş, renkli mürekkep
gibi hafif boya araçları ile örter. Daha doğrusu
örtmez; çünkü ne suluboya, ne guaş, ne de renkli
mürekkep ve kalemler resmin çizgi iskeletini
örtecek ağırlıkta değildirler. Yine Toulouse-Lautrec’de
desen örgüsü, çizgi iskeleti belli olmayan resim
yok gibidir ve onun başlıca özelliği, kişiliğinin
derinlemesine açıklandığı bölüm şahane grafizmidir.
Lautrec o derece grafik bir ressamdır ki, suluboya,
guaş, renkli mürekkep ve kalem gibi araçları
kullanmayıp yağlıboyaya başvurduğu tablolarında
bile ya boya katlarının inceliğinden ya da desenin
belli olmasını her şpeyden üstün tuttuğundan
o “Japonkari” çizgisi apaçık belli olur.
Grafikçilik
planında aynı karakteristikleri, ama ayrı bir
ruh ve duygusallık içinde Japon Foujita’da görüyoruz.
Foujita bembeyaz fonlar üstüne eski Japon “kakemono”larını
hatırlatan bir kesinlik ve zariflikle çizdiği
desenleri bir esinti kadar hafif renklerle örter.
Yüzde yüz grafik olan Japon geleneği bunu emreder.
Bu konuyu daha fazla uzatmamak gerek. Grafikçi
ressamlar üstünde böyle uzunca durmamın nedeni,
Mualla’ya grafik ressam denilince gocunanlara
cevap içindir. Yoksa, o yanlış anlamalar olmasa
Fikret Mualla’nın grafikçiliği sanıldığı gibi
bir küçümseme değil, aksine, bir övme niteliğine
kolayca bürünürdü. Böylece, belirsiz kalan bir
noktayı aydınlatmış olduğumu sanıyorum.
Aydınlanma ama, Fikret Mualla’nın neden bir
desenci, suluboyacı olup uzun uzun düşünülmüş
bir tablo ressamı olmadığı üstünde de durmak
faydasız değil. Kuşkusuz, grafik bir sanatçı
olmak her şeyden önce bir mizaç işi. Braque’ın
dediği gibi, ressam istediğini değil, yapabildiğini
yapar. İstediğini yapmak bir entellektüel zorlama,
yapabildiğini yapmak da içgüdü işidir. Ona göre
Mualla’nın doğuştan desenci ve grafikçi oluşunun
elbette ki birtakım psikolojik nedenleri olsa
gerek. Bunları elimizden geldiği kadar incelemeye
çalışalım.
Ama ilkin desen, suluboya, guaş, renkli mürekkep
gibi gereçlerle yağlıboyayı karşılaştıralım.
Füzen, kurşunkalem ya da fırça ile desen çizdikten
sonra o deseni suluboya, guaş, renkli kalem
ve mürekkep ile örtmek yağlıboyaya kıyasla çok
başka sonuçlar verir. Bir kere bu teknikler
daha kolay demeyeyim de, uygulanmalarında daha
rahattır. Su ile karıştırdıkları ve terebantin,
yağ, vernikler gibi maddelere bulaşmadıkları
için şeffaflıkları bozulmaz. Çabuk çalışılmaları
gerekir. Suluboyayı kağıda süren fırça bir an
için olsa duraklayamaz, yoksa hemen bir leke
peydahlanır. Guaş, suluboyaya kıyasla daha kalınca
olduğu halde yine parlak, şeffaf bir hamura
sahiptir. Bunlara karşın yağlıboya, ağırlığı,
kat üstüne kat sürülebilmesi, güç kuruması,
kusurlu bir teknikle sürüldüğünde kararıp çatlaması
ve buna benzer nice tehlikeleri ile kullanılışı
hayli çetin bir gereçtir.
MUALLA’YA GELİNCE, hafif gereçleri kullanan
ressamlarda görülen özelikler onda da görülür:
Resimlerinin çabuk, birer ikişer saatlik süreler
içinde, belki de daha çabuk yapıldıkları belli.
Bunu yazarken hemen ilave edeyim ki bir resmin
yavaş ya da çabuk yapılması ile değeri, ağırlığı
arasında hiçbir ilgi yoktur. Nice uzun çalışılmış
resimler değersiz, nice çarçabuk çıkıvermişler
ilginç, zengin, anlamlıdır…” (*)
(*) Nurullah Berk/Orhan Koloğlu; Fikret Mualla,
Hayatı, Sanatı, Eserleri, Milliyet Yayınları
*************************************************
Hayvan Resimleri
“Fikret
Mualla’nın hayvan resimlerinin hemen hemen tümü,
onun sanatında temel bir dönüşüm tarihi olarak
gördüğüm, 1950’lerden sonra gerçekleştirilmiş.
Büyük bir bölümü, küçük boyutta ve guaş. Sanatçının,
bu döneminde gerçekleştirdiği, çıplaklar, portreler,
nature-morte’larla aynı dilden konuşuyor bu
resimler. (…) Fikret Mualla’nın hayvanları,
düpedüz hayvan. Hiçbir simgesel, allegorik,
gerçeküstücü, fantastik, düşsel yanları yok.
Fikret Mualla’nın “hayvanat bahçesi”ne baktığımızda,
bir tür zenginliği ile karşı karşıya değiliz.
Maymunlar, ayılar, boğalar, ördekler, hindiler,
kazlar, tavuklar, papağanlar… Bunlardan kimilerini
(papağanlar, Tokat tavukları, hindiler) çok
sık resmetmiş. Zürafa, devekuşu gibi hayvanlar
ise daha az. Fikret Mualla’nın “hayvanat bahçesi”ni
oluşturan bu resimler, yakından incelendiğinde,
aynı dönemde (hatta belki aynı günlerde) yaptığı
, yosma, portre, sokak, bar, bordel, nature-morte
resimlerinden farklı bir anlatımla karşı karşıya
olmadığımızı görüyoruz. (…) Fikret Mualla’nın
bu renkli “hayvanat bahçesi” resimleri, sanatçının
yaşamı bilindiğinde, şaşılası bir denge, tutarlılık
ve bütünlük gösterir.” (1)
Fikret Mualla’nın konularına yaklaşımı konusunda
– Ferit Edgü’nün yukarıda düşüncelerini tamamlayan
- bir ilginç yorum da Reillane’daki komşusu
Viwehl Michel’in Abidin Dino’ya yazdığı bir
mektubunda dilegetirilmiştir: “Mualla, Reillane’da
yalnızca çevresinde gördüğü şeylerden “esinlenmedi”,
burada yaptığı resimlerde geçmiş ve şimdiki
zamanı birbirine karıştırırdı. Nostaljik anılarını
resmetti. Konuları raslantısal karşılaşmalar,
sokakta, bistroda, kahvede onun düş gücüyle
birleşip genellikle kağıt üzerinde pek az da
tuvalde yansıdılar. Böylece Reillane’da ördekler,
Seine nehrinden Notr Dame’a doğru yüzdüler.
Köyün bistrosu, Paris’in bir bistrosuna dönüştü.
Bir Alman, ya da bir Türk, bir barmen, bir yosma,
küçük bir kaniş, bir boyacı, vitrinin önünde
durup masmavi bir göğün altında Reillane’da,
Paris’in Saint Denis mahallesini seyrettiler.
Seyyar manavlar, dansözler, zenci müzisyenler,
ellerinde bir ipe bağlı balonla yürüyen çocuklar,
Luberon önündeki küçük evi doldurup taşırdılar.
Bahçe duvarının dibindeki çiçekler, Mualla’nın
atölyesinin güneşi oldular.
Onun renkleri hiç bir zaman bayalığa düşmedi.
Işıldayan, parıldayan ince değerlerden oluşan
kırmızıların, mavilerin, morların tüm ağır basmasına
rağmen, sağlam deseninin birer parçası oldular.
Mualla, Kandinsky, Klee, Pascin, Toulouse-Lautrec,
Bonnard, Vuillard’ı sevdi. Onların sunduğu güzellikleri
duyup fakat kendi duyarlılığını ortaya koymak
için bir atlama tahtası olarak yararlandı.”
(2)
Fikret Mualla’nın hayvanları konu alan resimlerini
değerlendirirken eklenebilecek bir başka bakış
açısı da, bu resimleri annesini kaybetmeden
önceki masum çocukluk günlerine yönelik anımsamalar
olarak görmektir. “Devri saadette, bu dediğim
1910- 1915 tarihinde idi. O zamanı Kalamış-Modası
bugünkü gibi gözümün önündedir. Şimdiki Moda’yı
ne de Kalamış’ı artık görmek istemem… Hatıralarımı
rencide eder. 1915 idi. O sahiller bakirdi…
Tarlalarımız yeşildi. İlkbahar olur olmaz yeşil
baklalar semtimizdeki tarlalarda açardı. Her
zaman olduğu gibi geçirdiğimiz günlerin güzelliğini
takdirden acizdik.… Hatıraları fakir kafamda
bakidir el’an, o eski günleri hatırlamazsam
esasen yaşayamam.” (3)
Görülmektedir ki, Fikret Mualla’nın resimlerindeki
ördekler aslında çocukluğunun Kurbağalıderesi’nde
yüzerler; en çok resmettiği tavuklar, horozlar,
hindiler ve Tokat tavukları ise yine aslında
çocukluk evinin bahçesinde veya kümesinde gezinirler.
Bu açıdan diğer resim temalarını ele alış yaklaşımından
– gündelik yaşamındaki gözlemlerden ivme almazlar
- Ferit Edgü’nün dilegetirdiği bütünlükten ayrılırlar,
her ne kadar resim dili açısından diğer konuları
ele alışı ile bir bütünlük gösterseler de… Fikret
Mualla’nın “Hayvanat Bahçesi” aslında onu zaman
zaman çektiği her türlü acıdan kaçmak sığındığı
kendi deyimiyle “devri saadet” döneminin “cennet
bahçesi”dir. Her bir hayvan resmini boyarken
sanki bir zaman makinesini binerek elli sene
öncesinin Kalamış-Moda’sına gidebilmek dürtüsüdür
onu bu sayısız kuş, ördek, hindi, tavuk resimlerini
çizip, boyamaya iten…
Haşim Nur Gürel
(1) Ferit Edgü, Fikret Mualla’nın Hayvanat Bahçesi,
P Dergisi Güz 2001 sayısı.
(2) Fikret Mualla Dostlara Mektuplar, YKY, Ekim
1995, sayfa 146- 147.
(3) Nurullah Berk – Orhan Koloğlu; Fikret Mualla
Hayatı, Sanatı, Eserleri, Milliyet Yayınları
Sanat Kitapları Dizisi:3, Ekim 1971, sayfa 12.
**************************************************
Paris Barları ve Bistroları
Fikret Mualla’nın en önemli
temalarından birisidir, “Barlar ve Bistrolar”.
Ressamın yaşamında baş köşelerden birisine kurulan
“alkol”e kavuşabildiği, parasız kaldığında da
tanıdık bar ve bistro patronlarına birkaç kadeh
içki karşılığı trampa ettiği resimleri sayesinde
içki içebildiği, münzevi yaşantısının öncelikli
sosyal alanını ve boyutunu oluşturan onun için
belki de en önemli mekanlardır.
Mualla’nın özellikle barlarında üç bölgeli bir
yapı – kompozisyon kurgusu – dikkati çeker.
Merkezi öğe öngörülebileceği biçimde “bar tezgahı”dır;
onun sağında, solunda veya altında, üstünde
“müşterinin bölgesi” ile “barmenin veya barmaid’in
bölgesi” yer alır. Genellikle eğri hatlı veya
dairesel bar tezgahları resme derinlik kazandırdıkları
gibi, resimlerin diğer önemli öğeleri olan insan
figürlerinin etrafına/çevresine yerleştirildikleri
yapıtın ana omurgaysını da oluştururlar.
Ressamın “Bar” temalı resimlerinde dikkati çeken
bir yaklaşımı da çoğunlukla bir veya iki “barmaid”in
bar tezgahının arkasında olduğu bar görünümleri
çizmesidir. Tek tük rastlanan “barmen”li yapıtlarının
ise “barmaid”li resimleri kadar albenili ve
ilginç olmadığı söylenebilir. Ressamın bazen
tezgah arkasında “barmaid”in yanında resmettiği
küçük çocukların veya köpeklerin ise belli bir
bardan esinlenilerek gerçekleştirilmiş betimlemeler
olduğu düşünülebilir. Bar resimlerinde figür
eşleşmelerinin incelenmesi de dikkat çekici
yorumlara yol açabilir: “Barmaid ve Bir Adam”,”
Barmaid ve Kadın”,” İki Barmaid ve Adam”, “Barmen
ve Adam”, “Bar Tezgahının Gerisinden Müşteriler”,
“Tezgahın Arkasında Barmaid”, “Tezgahın Arkasında
İki Barmen ve Gerideki Müşteriler”, “Barmaid
ile Kadın ve Erkek”, “Tek Başına Barmen” olarak
sıralanabilecek bu bar tezgahı merkezli figüratif
kurgular, etkileyici renk seçimlerinin ve zengin
ton çeşitlerinin katkısıyla da izleyicilerin
belleklerine kazınmalarını sağlayacak bir güce
erişirler.
Ressamın genellikle çarpıcı kırmızı, mor, çivit
mavisi ve kobalt mavisi tonlarında boyadığı,
kağıt alt zemin yüzeylere kuruduktan sonra siyah
veya zemin renginin açığı veya koyusu tonlar
ile resimlerin desenleri çizilmektedir; sonra
da istenen alanlar yerine göre zıt veya zemindeki
rengin ara tonlarını elde etmek için beyaz,
sarı, pembe ve turuncu üst boyamalar yapıldığı,
karşıt ve uyumlu armonilerinin eşsiz çeşitlemeleri
ile sonuçlanan bir “tarz” veya “usul” geliştirmiş
olduğu söylenebilir. Önemli olan büyük çoğunluğu
son derece hızlı üretildikleri izlenimi veren
bu yapıtlar, bu süreci yansıtan, bir dinamizme,
çoşku ve tazeliğe sahiptirler.
“Bistro” resimlerinde ise, masa başında oturan
kadınlı erkekli gruplar genellikle ön plandadırlar;
geride genellikle düz bir bar tezgahı arkasında
barmen veya barmaidler ve önündeki müşteriler
resmedilerek resme derinlik sağlayan bir ana
kurgu seçiminden söz edilebilir. Geri plan ile
ön plan arasına bazı yapıtlarda yerleştirilen
servis yapan çoğu kez beyaz ceketli ve siyah
pantolon giymiş garsonlar bu iki planı birbirine
bağlayan ara unsurlar olarak kullanılmışlardır.
Fikret
Mualla gibi parası olduğunda(veya bazen parası
olmadığında da dayak yemeyi göze alarak) “dipsomanik”
biçimde sonuna kadar içen ve yiyen bir insan
için bu olanağın ona sunulma olasılığını barındıran
bu yerlerin– içki, yiyecek ve resim satın alma
gizilgücü olan resim müşterilerinin de bulunma
olasılığına sahip olmaları açısından- onun tarafından
sıradan insanlara gözüktüğünden çok farklı değerde
algılandığı söylenebilir. “Bar” resimlerinde
çok belirgin bir biçimde resim düzlemini ikiye
bölen bar tezgahı sanki bir anlamda onun isteklerine
set vuran toplum kurallarını ve onun ürettiklerine
değer vermeyen veya tablolarından hak ettiğini
düşündüğü adil payları kendisine ödemekte ona
karşı nekes davranan küçük burjuva yaşam felsefesinin
koruyucu sur duvarı gibidir. En yaygın temalarından
biri olan kadın “barmaid”in içki servisi yaptığı
yalnız erkek bar müşterisini birbirinden ayıran
bar tezgahı ise, bir anlamda Mualla’nın sevdiği
kadınlara hiçbir zaman ulaşamamasını nedeni
olan talihsizliklerin resimlerindeki alegorik
karşılığı olarak da, sanatçı ile karşı cins
arasındaki aşılmaz engelin de bir simgesi olarak
da görülebilir, üzerinden sunulan içkiler ile
her tür mutsuzun “gamını dağıtma” ve aralarında
yeni dostlukların yolunu açma işlevini de üstlenen
bu “bar tezgahları”…
Mualla’nın daha çok sayıda insan figürüne yer
verdiği son dönem bar ve bistro konulu yapıtlarında
bu değindiğim iç dünya yansımaları, pek görülmezler;
bu da sanatçının yaşamının son döneminde artık
içindeki yaşam dürtüsünün, çoşkunun düşüşe geçtiğine
bağlanabilir.
Toplu olarak değerlendirildiklerinde Fikret
Mualla’nın yaşamının en önemli tutkularının
mekanlarıı olan “Barlar ve Bistrolar”ın resim
yorumlarında onun bu tutkularının izlerini yakalayabilmek
ve onun yalın ancak yaratıcı, sınırlı renkli
ancak cesur armonilerinin – bir “bar”da nadide
bir şarabı yudumlar gibi – tadına varabilmek
ve yüzüncü yaşında onu saygı ile anmak gerekir…
Cazcılar ve Kağıt Oynayanlar
“Müzisyenler”
ve “Kağıt Oynayanlar” ressamların her çağda
ilgi duydukları konulardır. Cezanne’ın “Kağıt
Oynayanlar”ı ve Degas’ın orkestra çukurunda
resmettiği müzisyenleri konu alan yapıtı
hemen anımsadığımız bu tür örneklerdendir.
Fikret Mualla da bu konuların büyüsüne kapılanlar
arasındadır; ama o İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonrasında Amerikalı müzisyenlerin daha
özgür ve canlı entelektüel ortamı nedeniyle
Fransa’yı yeğledikleri dönemde “Caz’ın Altın
Çağı”nı Paris’te yaşamış olmanın ayrıcalıklı
konumuna da sahiptir.
Ressamın
yapıtlarında resmettiği - hemen hemen tümü
zenci – müzisyenlerin, çoğunlukla “mavi”
(“Blues”a atıf…), mor ve yeşil fonlar üzerine
çalışılmış ve bazen de siyah/beyaz armonide
füzen ile gerçekleştirilmiş tasvirlerinde
coşkulu bir atmosfer duygusu başarı ile
yakalanmıştır. Mualla’nın müzisyenleri savaşın
bitmesinin ve acılarının yavaş yavaş aşılmaya
başlanıldığı bir dönemin umudunu taşıyan,
insanın Dionizos yanını öne çıkaran “yaşam
sevinci” ile dolu işlerdir. Desen ve gözlem
ustası Fikret Mualla, bu siyah/pembe tenli,
kırmızı/mor dudaklı, genellikle beyaz gömlekli,
siyah veya koyu renk giysili müzisyen gruplarının
çaldıkları müziği yansıtan ritmi de yakalayarak
resmeder.
Saksofonların,
trombonların, klarnetlerin sarıları kadar
devrin modası siyah/beyaz ayakkabılar, işli
göz alıcı yelekleri de onun kurgularının
vuruculuğunu, resimlerinin albenisini arttırmakta
ustalıkla kullandığı renk odaklarıdır. Tüm
bu yapıtlarında dikkati çeken en önemli
konu sanatçının özenle seçilmiş ve boyanmış
kendine özgü bir fon rengi üzerine duraksamasız
fırça darbeleri ile tek bir renk kullanarak
çizdiği müzisyen figürlerinin yüzlerine,
ellerine, giysilerine, ayakkabılarına üzerinde
çalıştığı konunun/resmin istediği ölçüde
renk benekleri ve lekeleri katmasıdır. Resmin
tüm bölgelerinin boyandığı, alt fonun kapatıldığı
resimleri olduğu gibi bir iki noktasına
veya tek bir figüre dokunmakla yetindiği
çok sayıda “Cazcı” resmi de vardır.
Neticede
toplu olarak değerlendirildiklerinde Mualla’nın
“Cazcılar”ı duyumsanarak ele alınan bir
konunun ne denli farklı yaklaşımlarla ele
alınabileceğini ve ressamın bir dönemin,
bir kentin, bir tarzın nasıl belleklerde
iz bırakacak biçimde ele alınabileceğini
gösteren ilginç temalarından biri olarak
anımsanacaktır.
“Kağıt Oynayanlar"daki insanlar ise, bütünüyle
farklı, hatta karşıt duygular içerisinde
bie masa etrafında “oyun tutkusu”, “kumar
tutkusu” ile bir araya gelmiş küçük tanıdık
topluluklarıdır. Kumar tutkusunun, bencilliğin,
karşısındakini alt edip, kandırıp, yenip
ceplerini boşaltmak peşindeki Paris’li küçük
ve büyük burjuvaları bazen burunlarının
dibine kadar yaklaştırdıkları iskambil kağıtları
ile resmeden Mualla, onları inceden inceye
hicveder, ve bir anlamda dalga geçer bu
oyun tutkunları ile…
Ne var ki, ressam kadınlı erkekli kağıt
oynayanları, farklı renkli örtülerle boyadığı
oyun masalarını, geri plandaki genellikle
yuvarlak ışıkları ve masaya açılmış veya
elde tutulan iskambil kağıtları öğelerini
ustalıkla resim yüzeyine dağıtarak çarpıcı
ve zıt armoniler kullanarak yakaladığı unutulmaz
imgeler ile kalıcı çarpıcı görsel yaratılar
gerçekleştirmeyi başarmıştır.
İnsan… Mualla’nın yapıtlarının ana konusu
tüm duyarlıklıkları ve vurdumduymazlıkları,
tüm bencilliği, yaşam coşkusu ve hüznü ile
insandır… “Cazcılar” ve “Kağıt Oynayanlar”
resimleri de, onun hem sıradan hem sıra
dışı yaşam öykülerinin aktörleri veya aktrisleri
hemcinslerini nasıl bir ince dikkat ve merak
ile izlediğinin kalıcı belgeleri olarak
da değerlendirilebilecek, ama en önemlisi
onun ressam olarak ustalıklarını üst düzeyde
sergilediği, tartışılmaz albeniye sahip
yapıtlar gerçekleştirmesini sağlayan iki
önemli tema olarak anılacaklardır.
Haşim Nur Gürel
**************************************************
Aykırı İşler
Sanatçının
yaşayabilmek için pazarın taleplerine göre
de çoğalan tematik resimlerinin dışında
kalan “Aykırı Yapıtlar”ı aslında onun kimliğini
daha fazla ele veren yapıtlarıdır. Bu hem
seçilen konular açısından, hem de bazı yapıtlarındaki
resim dili araştırmaları açısından da söylenebilir.
Bu yapıt seçkisinin metninde ise, Nurullah
Berk’in sanatçıya yönelik eleştirilerine(1)
ve onun savunusunu yapan Abidin Dino’nun
görüşlerine yer vermenin uygun düşeceği
görüşündeyim. Sanatçının
“…Mualla, 19.12.1957’de bayan Bolin’e yazdığı
bir mektupta biraz yakınıyor: “Sanat bakımından,
ilave edeyim ki bana yapılanlardan utanıyorum;
bana yapılanlardan. Evet. Fakat yazmayacağım.
Evet.” (2)
“Fikret’e bir ömür boyunca musallat olanlar
hala susmadılar, bugün bile susmazlar kolay
kolay: ”Orhan Koloğlu’nun önceki bölümde
belirttiği gibi Mualla temel kültürden yoksun
olduğundan, Mustafa Kemal devrimlerini değerlendirmiyor(3),
Türkiye’nin başardığı hamle ile ilgilenmiyordu.
Paris onu büyülemiş, memleketi unutturmuştu…”
Dahası var: “Bu örneklerden çıkan anlam
Mualla’nın memleketinde kök salmayışı, yabancı
kalışıdır.” (…) “Böyle bir ruh haleti içinde
Mualla, resimlerinde, memleketini, kültürünü
nasıl getirebilirdi? Nitekim getirmedi.
Ayasofya’dan, surlardan, meyhane ve kahve
tiplerinden seçilmiş konulardı ama o ateşli
çalışışında Batıdan ayrılmak isteyen bir
üslûp araştırması sezilmiyordu.”
(…)
“Paris’te başlayan devreden ölümüne kadar
Fikret Mualla, Avrupalı bir ressam kaldı.”
(…) “Mualla damgası kolaylıkla okunabilir
ama onu, Avrupa resminin dışına çıkartıp
Türk’e has bir üslûbun temsilcisi olarak
nitelendirmez.” (…) “Mualla’nın hemen bir
ömür boyu Türkiye’den ayrı kalmış olması,
üstelik Türkiye’yi hatırlatacak bir temel
eğitimden yoksun oluşu onu bir evrenselliğe
götürmüştür.” (…) “Natür mort, cansız tabiat,
Mualla’nın çok seyrek başvurduğu bir tür.”
Daha daha:
“Mualla’nın resimlerinde kadın, bar orospusu
da olsa, her hangi bir nesne gibi çizgi
ve renk toplamından ileri gitmez.”
Bütün bu sözler herhalde anladınız, Nurullah
Berk’in Fikret Mualla üzerine yazdığı kitaptan
alıntılar! Türk’e has üslûptan yoksun, Türkiye’yi
hatırlatacak temel eğitimden yararlanmamış,
ne “natür mort” türünü geliştirmiş, ne de
kadını yansıtmış bir ressammış Fikret Mualla…
Lafı
uzatmaya gelmez, benim tanıklığımla Berk’in
tanıklığı arasında birini seçin. Hem de
görünen köye kılavuz istemez, uzun söze
gerek yok, kitabımızdaki resimlere bakın
kendiniz karar verin…
Özetliyorum düşüncemi: Fikret Mualla “Türk’e
has” resim anlayışını, folklorcu bir tutumla
değil, yaratıcı katkılarla geliştirmiştir.
Bilen bilir, Fikret Mualla “nature mort”
türünde yüzlerce birbirinden güzel eser
vermiştir.
Fikret Mualla, Türk resminde duygu ve bilgiyle
kadını, kadınlığı yansıtmıştır. Demek istiyorum
ki yeni Türk resmi, geçmişin taklitçiliğiyle
bağdaşmaz. Gelenek dediğimiz şey, daima
yenilenen katkıların, daima yenilenen toplamı
sadece…
Fikret, özgür ve gerçek bir yaratıcı olmuştur.
Ressama adanmış görünen bir kitapta, Nurullah
Berk’in gerçeklere bunca aykırı yargılar
yayınlaması bile, Mualla’nın ömrünü zehir
edenlerin kimliğini yeterince açığa vuruyor.”
(3)
Haşim Nur Gürel
(1) Nurullah Berk - Orhan
Koloğlu; Fikret Mualla Hayatı. Sanatı. Eserleri,
Milliyet Yayınları Sanat Kitapları Dizisi:
3,Ekim 1971, sayfa 78-80
(2) Fikret Mualla - Dostlara Mektuplar;
Hazırlayan ve Sunan Ferit Edgü, Yapı Kredi
Yayınları, İstanbul Ekim 1995, sayfa 44.
(3) Abidin Dino alıntının yapıldığı yapıtında
bu cümleden sonra şu dipnotu vermekte: Fikret
Mualla’nın Almanya’da yayınlanmış mükemmel
bir yazısı bu yargıyı yalanlıyor. (“Der
Guerschmitt”. Berlin 1928. Sayı 7)
(4) Abidin Dino - Ara Güler; Gören Göz için
Fikret Mualla, Cem Yayınevi, İstanbul 1980,
sayfa 93-94.
ESERLERİ (başlıca):
Resim: Yemek, 1940’lar;
Gitarlı Kompozisyon, 3.5.1940; Balkabaklı
Natürmort, 1945; Gitar Çalan Adam, 1945;
Auvers; Portre ve Sürrealist Kompozisyon;
Nü, 1950’ler; Hayvan Etütleri; 1950’lar;
Chianti Şişeli Natürmort, 1952; Ördekler,
1953; Erkek Nü, 1954; Kağıt Oyunu, 1955;
Sokak I, 1955; Kahvede Üç Kişi, 1955; Pazardan
Dönüş, 1956; Bistroda, 1956; Natürmort;
A la Coupole, 1957; Çiçekli Bar; Sokak III,
1959; Yeşil Figürler, 1959; Caz Orkestrası;
Mavi Bar, 1960’lar; Pembe Kahve, 1960’lar;
Oyun Masası, 1960’lar; Kağıt Oyunu, 1960’lar;
Kağıt Oynayanlar, 1960’lar; Çiçekler, 1960’lar;
Chianti Şişesi ve Balık, 1960’lar; Ördekli
Havuz Kenarında Gezinti, 1960’lar; Kırmızı
Sirk - Kaplumbağa Terbiyecisi, 1960’lar;
Balonlar, 1960'lar; Kırmızı Sirk - Hokkabaz
Ayı, 1960’lar; Gezinti, 1961; Balon Satıcısı,
1961; Sarı Elbise, 1961; Mavi Fonlu Sokak,
1961; Çiçekli Kız, 1961; Sokak II; Mavi
Göl; Paris, Moulin Rouge’un Önündeki Zarif
Kadın, 1961; Vazoda Çiçekler; Marina'da
Tekneler; Cannes; Oturan Adamlar, 1937,
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi; Sevişenler,
1952; Masada, 1953; Nature-Morte, 1954;
Sokak, 1955; Sermayeler, 1955; Kafe, 1955,
Bistro; Kanalda Bekleyen Taşıt Botları;
Marsilya'da Fransız İşçileri Bir Kahvede;
Haliç ve Süleymaniye; Paris'te Bir Sokak;
Amerikan Bar; Baloncu; Peysaj; Balıkçı;
Mor Zemin Üstünde Figürler. Kitap Resmi:
Nazım Hikmet, Varan 3, 1930. Tiyatro Kostümü:
Lüküs Hayat; Deli Dolu; Saz Caz
|