Leonardo Da Vinci: “L’UOMO UNIVERSALE” Ve Dönemi
Burcu Pelvanoğlu
Asıl adı Leonardo di Ser Piero da Vinci olan Leonardo da
Vinci, genellikle
Michelangelo, Raffaello ve Tiziano ile çağdaş
kabul edilmekle birlikte, onun yaşamının büyük bir kısmının 15.
yüzyılda geçtiği bilinmektedir.
Floransalı ressam Verrochio’nun atölyesinde yetişen Leonardo,
1481’de Floransa’dan ayrılarak Milano Dükü Ludovico Sforza’nın
yanında çalışmaya başlamış ve burada asıl olarak mimarlık ve
mühendislikle ilgilenerek 17 yıl kaldığı Milano’da sadece 6 resim
yapmıştır. [1]
1500 yılında, Fransızların Milano’yu işgal etmesi
üzerine önce Mantua, sonra Venedik ve ardından Floransa’ya gitmiş;
1502’de Papa IV. Alexandre’ın oğlu Cesar Borgia için çalışmaya
başlamış; 1513-1517 yılları arasında da öğrencileri Francesco Melzi
ve Salai ile Roma’da, Papa X. Leo tarafından Pontine
Bataklıkları’nın kurutulması projesinde görevlendirilmiştir. 1517
yılında Roma’dan ayrılan Leonardo, Fransa Kralı I. François’nın
hizmetine girmiş ve ölümüne dek Fransa’da kalmıştır. Bu özet
bilgiler dahi, bir sanatçı ve bilim adamı olan Leonardo’nun,
Rönesans’ın “l’uomo universale”si (evrensel insan) olarak gittiği
tüm kentlerde Rönesans sanatının yayılmasını sağlamıştır.
Rönesans düşüncesine egemen olan, antik düşünce kaynaklı Hümanizm,
Yeni-Platonculuk ve Doğa Felsefesi, Rönesans sanat felsefesinin ve
dolayısıyla sanatının oluşmasında da etkili olmuştur. 14. yüzyıl
Nominalizmi’yle deney önem kazanmaya ve buna bağlı olarak öte dünya
anlayışının yerine görünür dünyanın araştırılmasına başlanmış;
evrenin bir makro kozmos olarak algılanmasıyla, bir mikro kozmos
olarak kabul edilen insan da, bu dönemde “birey” olarak öne
çıkmıştır. Doğadaki sonsuzluğu arama çabaları, insandaki sonsuzluğu
arama çabalarına uygun düşmüş ve bu doğrultuda felsefe gibi sanat da
özellikle insanı ve doğayı işlemiştir.
15. yüzyılda Floransa’da kurulan Platon Akademisi, başlangıçta
Platon ve Aristoteles’i uzlaştırmaya çalışsa da, antik dönem
metinlerinin sayıca artmasıyla Plotinos’u da keşfeder. Platon’un,
sanatları duyarlı görünüşlerin öykünmesine, güzelliklerini de bir
aldatmacaya indirgeyen görüşüne karşı Plotinos, sanat yapıtlarının
güzelliğinde, kavranabilir olanın belirtisini görür. [2] Plotinos’a
göre, en düşçü varlığın bile kendisini güzel sayılan bir şeyle
ilişkilendirmesi gerekir. Bunu güzel görünmek için değil, basitçe
varolmak için yapmak zorundadır. Söz konusu varlık, ayrıca ideal
güzelliğe katıldığı ölçüde varolur. Onu ne kadar fazla yakalarsa, o
ölçüde kusursuz olur, çünkü güzelliği o ölçüde içine sindirir,
içselleştirir. [3]
Plotinos, genel olarak Yunan felsefesinin
gelenekleştirdiği mimesis kuramından yola çıkar ve tamamen tutarlı
olarak salt bir idealizme, idealist sanat felsefesine varır. [4]
Onun düşüncesi, Rönesans döneminde, özellikle Leonardo da Vinci’de
yeni bir canlılığa kavuşacak, öykünme kuramından yaratma kuramına
geçişe katkıda bulunacaktır. [5] Diğer bir deyişle, 15. yüzyılda
Yeni-Platonculuk ile antik düşüncenin “mimetik sanat” kuramından
yararlanılırken; 16. yüzyılda sanat, mimetik bir etkinlik olmaktan
çıkıp idealist yaratıcılığa doğru gelişim gösterecektir. Bu dönemde
arkeolojik keşiflerin yapılmaya başlanması da, giderek sanatçıların
tavırlarının değişmesine neden olmuştur. Nitekim, 1506’da Laokoon
heykel gurubunun keşfinden hemen sonra
Michelangelo, “…bu bir sanat
mucizesi ve artık bunu kopyalamaktan ziyade sanatçısındaki ilahi
dehayı anlamalıyız.”demiştir. [6] 15. yüzyıl boyunca gördüğünü
kopyalayan Rönesans sanatçısının yerini, 16. yüzyıla doğru
arkeolojik bilginin artmasıyla, antik sanatı anlamaya çalışan
sanatçı tipinin almaya başladığı söylenebilir.
15. yüzyıl başlarında İtalyan sanatçılar, sanata Ortaçağ ruhundan
farklı bir ruhla yaklaşmışlardır. Onlar için resim, öncelikle dış
dünyanın görünümünün yansıtılmasıdır. Bu, Leonardo’nun deyişiyle,
“taklit edilen nesneye en çok benzeyen resmin en güzel resim olduğu”
[7] yolundaki inanışa dayanan yeni bir anlayıştır. Bu dönemde artık,
resimde gerçeğe benzetmenin genel ve temel bir önerme kabul edilmesi
ve mekanın üç boyutlu bir süreklilik olarak yorumlanması ilkesi
esastır. [8] Bu durum sanat kuramcıları tarafından da dile
getirilmektedir. Örneğin Alberti , 1435 yılında hazırladığı Della
Pictura adlı kitabının taslaklarını gözden geçirmesi için
Brunelleschi’ye gönderdiğinde ona şöyle demektedir: “Resmini yapmak
istediğimiz şeyi daima doğadan almalıyız ve daima doğadaki en güzel
şeyleri seçmeliyiz.” [9] Leonardo’ya göre de sanatçı, sadece
perspektifin ve doğru çizimin kurallarını bilmekle yetinmemeli,
doğanın yasalarını da iyi bilmelidir. Bunun için de temel koşul,
doğayı incelemektir. [10]
1480’lerde Domus Aurea’nın, yani İmparator Neron’un Altın Evi’nin
keşfiyle hem birçok klasik motif tanınır hem de Rönesans dönemi
arkeolojisi başlamış olur. Neron’un Altın Evi’nin keşfi sonrasında
birçok sanatçı buradaki motiflerden kopyalar yapmış, bu sayede motif
dağarcığı zenginleşmeye başlamış, sanatçılar da eserlerinde Neron’un
Altın Evi’nde gördükleri grotesk [11] motiflere de yer vermeye
başlamıştır. [12]
Leonardo’nun ilk çeyreğini gördüğü 16. yüzyıl Rönesansı “Yüksek
Rönesans” ya da “Geç Rönesans” olarak adlandırılmaktadır. Peter
Burke, bu dönemi “Nazire Çağı” [13] olarak adlandırır ve “bu dönemde
klasik olan ile Ortaçağlı olan arasındaki çizgilerin netleştiğini ve
belirsizliklerin ayıklandığını” [14] söyler.
Yüksek Rönesans ya da
Burke’nin deyişiyle “Nazire Çağı”, büyük koleksiyonların oluştuğu,
kazıların yapıldığı Roma’da şekillenmiştir. Avrupalı bir bakış
açısıyla zaten dünyanın merkezi olarak tasvir edilen Roma’nın bu
dönemde bir sanat merkezi olmasının nedeni, 15. yüzyılın sanat
merkezi olan Floransa’da, Medici Hanedanı’nın 1494 yılında ihraç
edilmesinden 1512 yılında geri dönüşüne kadar ve yine 1527-1530
arasında geçen iç karışıklıklar olarak görülebilir. [15] Roma’nın bu
dönemde bir sanat merkezi olmasının bir diğer nedeni ise, 1503-1521
yılları arasında her ikisi de bir sanat uzmanı olan II. Julius ve X.
Leo’nun [16] papalığıdır.
16. yüzyıl Roma’sı,
Michelangelo,
Raffaello ve Leonardo da Vinci’nin
yaşadığı ortam olarak bilinmekle birlikte, kentin bu dönemde antik
edebiyatın merkezi olarak da aynı derecede ünlü olduğu
belirtilmelidir. Floransa’da Platon Okulu’nda yetişen ve şair
Poliziano’nun öğrencisi olan Papa X. Leo’nun döneminde Roma,
hümanizmin de merkezi olmuştur. Edebiyatla ve bilimle ilgilenen,
klasik el yazmaları koleksiyonculuğu yapan Papa X. Leo,
hümanistlerden Pietro Bembo’yu (1470-1547), Ovidius’un yapıtlarını
derleyen Andrea Navagero’yu (1453-1529) ve Il Cortigiano adlı
yapıtın yazarı Baldassare Castiglione’yi (1478-1529) Roma’ya davet
etmiş ve kentin hümanizm açısından da bir merkez olmasını
sağlamıştır. [17]
Bu hümanist ortam, hiç şüphesiz Leonardo’nun sanatına da yansımış;
bu yansıma kendini onun portrelerinde olduğu kadar anatomi
çalışmalarında da kendini göstermiştir.
Bu dönemde sanatçılar,
kadavralar üzerinde çalışmışlar, insanın yapısını incelemişlerdir.
Bu konuda Leonardo da Vinci’nin de önemli çalışmaları bulunmaktadır.
Leonardo, otuza yakın kadavra üzerinde çalışarak insan anatomisine
ilişkin bilgileri toplamış ve bunları ünlü defterine aktarmıştır.
[18] Bunlar çoğu kez sanatsal olmaktan ziyade, Rönesans’ın l’uomo
universale (evrensel insan) tipiyle de örtüşen bilimsel bir merakın
ürünü olarak değerlendirilebilir. [19]
Rönesans hümanizminin, belki
de en önemli etkisi, evrensel insan tipinin ortaya çıkmasıdır. Bu
dönemde bilgi, Rönesans’ın ana hedefi olan, kendinin bilincinde olan
insanı oluşturabilmek ve akıl varlığı olan insanın tüm yetilerini
geliştirmesini sağlamak için kullanılmış; bilgi sayesinde yetilerin
gelişmesi sonucu, Rönesans’ta çok yönlü insan anlayışı söz konusu
olmuştur. Burckhardt’ın deyişiyle, “Şahsiyetin en yüksek derecesine
kadar gelişmesi, kültürün bütün unsurlarına hakim bulunan gerçekten
kuvvetli ve üstelik de çok taraflı bir yaratılışla birleşince
çok-taraflı insan, l’uomo universale ortaya çıkar.” [20] Vasari de,
Rönesans insanını üçe ayırmış ve en son kategoriye, Leonardo ile
Michelangelo arasına, evrensel insanı yerleştirmiştir. Bu ideal
insan, bireyin en gelişkin evresini ve insanın dünyevi zaferinin
ulaştığı doruk noktasını simgelemektedir. [21]
Leonardo’nun, Rönesans sanatına resimlerinden ziyade resim üzerine
yazdıklarıyla katkıda bulunduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
Alberti’nin De re Aedicatoria’sı (Mimarlık Üzerine) 1485 yılında
basılmış, Piero della Francesca, 1480-90 yılları arasında De
Prospectiva Pingendi (Resimde Perspektif Üzerine) adlı kitabını
yazmış, Leonardo’nun arkadaşı olan matematikçi Luca Pacioli’nin
1494’lerde yazdığı Divina Proportione’nin (İlahi Oran Üzerine)
çizimlerini de Leonardo yapmıştır. Bütün bunlar, Leonardo’nun sanat
ve bilim üzerine düşüncelerini dile getiren bir yapıt yazma isteğini
uyandırmış olmalıdır. Leonardo’nun amacı, resim bilimi üzerine bir
kitap yazmaktır. Alberti’nin ve Piero della Francesca’nın kitapları
derinlik çizimleri ve oranlar konusunu ele alan ilk yapıtlardır
ancak Leonardo’nun isteği bunları bir adım daha ileri götürmektir.
1490-95 yılları arasında resim, mimarlık, mekanik, anatomi,
jeofizik, botanik, hidrolik ve havacılık konuları üzerinde
araştırmalar yapan Leonardo, gözlemleriyle elde ettiği sonuçlarla
kitaplardan öğrendiklerini birleştirmiş ve bunları çizimlerle de
desteklemiştir. Leonardo’nun resim, heykel ve mimarlık dışında
mekanik, jeofizik, botanik, hidrolik ve havacılık gibi konularla
ilgilenmesi, sanatsal olmaktan ziyade Rönesans’ın l’uomo universale
tipiyle örtüşen bilimsel bir merakın ürünüdür. [22] Onun bilimsel
merakını ve evrenselliğinin belki de en güzel örneği, 1481 yılında
Ludovico Sforza’ya yazmış olduğu mektuptur. Bu mektubunda Leonardo,
“müzikle, botanikle, jeofizikle uğraştığını, mekanik aletler
tasarladığını söyler ve gerekirse resim de yapabileceğini belirtir.”
[23]
Leonardo da Vinci ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir nokta
da, onun bir akademi kurma isteğidir. 1563 yılında Cosimo de Medici,
Floransa’da, sistematik bir programı olmamakla birlikte sanatçıların
uğrak yeri olan Accademia del Disegno’yu (Desen Akademisi) kurar.
Leonardo’nun asıl istediği, Floransa’daki Platon Akademisi ile eş
bir kurum ortaya koymaktır. Fiziksel olarak böyle bir akademi
kuramasa da, Leonardo pek çok öğrenci yetiştirdiği için kaynaklarda
“Accademia Leonardi Vinci” den söz edilmektedir. [24] Leonardo’nun
öğrencilerine tavsiyesi şudur: “Önce bilim öğrenilmeli, sonra bu
bilimin nasıl doğduğu pratiğe dökülerek sanat eseri
oluşturulmalıdır.” [25] Dolayısıyla her ne kadar fiziksel bir
kuruluş olmasa da Leonardo’nun akademisi, öğrencilerine Rönesans’ın
çok yönlü insan anlayışını öğreten bir okul olarak
nitelendirilebilir.
Özetle, insanın üç temel etkinliği olan eylem, üretim ve bilgi
edinmek, onun kendisine, doğaya, evrene bakış açısına göre
belirlenir. Bakış açısı, insanın tüm tinsel ve cisimsel ürünlerine
yansır. Dünyaya bakışın belirleyici koşullarını, bireysel özellikler
kadar tarihsel-kültürel birikimler de oluşturur. İnsanın en temel
etkinliklerinden biri olan sanatsal üretimin arka planındaki düşünce
yapısı, sanat yapıtının içeriğinde ve formunda görünüşe çıkar. Bu
bağlamda yapıt, onun yaratıcısının yaşamının cisimleştiği nesne
olarak karşımıza çıkar. Yapıtta cisimleşmiş olan yaşam da,
sanatçının içinde yaşadığı dönem ile bağlantılıdır.
Bu açıdan
Rönesans’ın sanat anlayışını belirleyen, bireycilik kavramının
dönemin düşünce yapısında başat olmasıdır. Bireycilik bağlamında,
insanın her şeyin ölçüsü olduğu anlayışının antik düşünceden
kaynaklandığı göz önüne alınırsa, Rönesans-Antikçağ arasındaki
etkileşim açıklık kazanır. İnsanın her şeyin ölçüsü olması, aklı ön
plana çıkarırken, insan aklının ulaştığı bir kavram da sanatta,
ideal güzellik anlayışıdır. Özellikle, Platon’un her alana kuramsal
olarak uyguladığı idealizm, Rönesans sanatçısının sanatını olduğu
kadar, kimliğini de etkiler ve çok yönlü sanatçı kimliği ortaya
çıkar. 18. yüzyılda Kant’ta ve 19. yüzyılda Schelling’de görülecek
olan deha kavramının tohumları da Rönesans’ta atılır. Bu tohumları
atanların başında da Leonardo da Vinci, “l’uomo universale”
gelmektedir.
[1] Bu 6 resimden 3’ünün kaybolduğu bilinmektedir.
[2] Beatrice LENOIR, Sanat Yapıtı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,
2003, s.49.
[3] PLOTINOS, The Enneads, Faber and Faber Limited, London, 1956,
C.8, 9, 93.
[4] İsmail TUNALI, Grek Estetik’i, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996,
s.129.
[5] Beatrice LENOIR, a.g.k., s.49.
[6] A.g.k., 131.
[7] LEONARDO DA VINCI, Defterler, Çev. Turhan Ilgaz, Hakan Yılmaz,
Hil Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.23.
[8] Erwin PANOFSKY, Renaissance and Renascences in Western Art,
Almmqvist&Wiksell, Stockholm, 1960, s.169.
[9] Elizabeth G.HOLT, A Documentary History of Art, Vol.I, The
Middle Ages and The Renaissance, Anchor Books, New York, 1956,
s.217.
[10] LEONARDO DA VINCI, a.g.k., s. 22-23, 94.
[11] Vasari, grotesk’in ilk olarak İtalya’da Siena Kütüphanesi’nin
resimlerinde kullanıldığını ve 16. yüzyıl başlarında Raffaello’nun
arkeolojik araştırmalarıyla yaygınlaştığını belirtir. Terim, iki
anlamda kullanılır. Bunlardan ilki, kazılarla ortaya çıkan bir tür
bezemeyi niteler. Keşfedilen bazı Antik Roma bezemelerini örnek alan
bu teknik, gerçeküstü hayvan ve insan betimlemelerini bitkisel
öğelerle resmetmeye dayanır. Tüm Avrupa’ya yayılan grotesk,
gerçekçiliğin tam aksi bir sanatsal tutumu karşılayan bir sözcük
haline gelir; 18. yüzyılda ise, gülünç, akıldışı ve düşsel olguları
nitelemek amacıyla kullanılmaya başlanır. Vasari, sözcüğün ikinci
anlamının ise, “grotto” dan türemesi nedeniyle yapay mağara olduğunu
belirtir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Giorgio VASARI, Lives
of Seventy of the Most Eminent Painters, Sculptors and Architects,
Vol. III, New York, 1926, s.195-196.
[12] Francis-Ames LEWIS, The Intellectual Life of the Early
Renaissance Artist, Yale University Press, 2002, s.130.
[13] Peter Burke, “Nazire Çağı” tabirini, bu dönemde bazı yazarların
ve sanatçıların, Antik dönem yazarları ve sanatçılarının başarısını
tekrarlayabileceklerini ve hatta onları geçebileceklerini iddia
edecek kadar özgüvenli olmaları nedeniyle kullanmıştır. Ancak
“Nazire” tabiri, 16. yüzyıl Roma’sının önemli hümanistlerinden olan
Pietro Bembo tarafından da kullanılmıştır. Bembo, taklit üzerinde
durmuş ve taklide her zaman nazirenin eklenmesi gerektiğini
belirtmiştir (aemulatio semper cum imitatione conjucta sit).
Burke’nin de Yüksek Rönesans’ı “Nazire Çağı” olarak adlandırmasında
Pietro Bembo’nun etkisinin olduğu düşünülebilir. Bu konuda ayrıntılı
bilgi için bkz. Peter BURKE, Avrupa’da Rönesans: Merkezler ve
Çeperler, Çev. Uygar Abacı, Literatür Yayıncılık, İstanbul, 2003, s.
67-101.
[14] A.g.k., 67.
[15] A.g.k., 68-69 ve Stephen J.LEE, Avrupa Tarihinden Kesitler, Çev.
Ertürk Demirel, Dost Kitabevi, Ankara, 2002, s. 63-70.
[16] Papa X. Leo, Floransalı Medici ailesi mensubudur ve papa
olmadan önceki adı, Giovanni de Medici’dir.
[17] Peter BURKE, a.g.k., s.70.
[18] Leonardo’nun defterlerinin otuz bir adedi günümüze ulaşmıştır.
Bunlar Floransa Uffizi Galerisi, Torino Ulusal Kütüphane, Madrid
Ulusal Kütüphane, Washington National Gallery of Art, Leningrad
Hermitage Müzesi, Roma Vatikan Müzesi, Paris Louvre Müzesi ve
Fransız Enstitüsü, Londra National Gallery, British Museum ve
Victoria and Albert Museum olmak üzere dünyanın çeşitli kentlerine
dağılmış durumdadır. Bu defterlerin bir kısmı Türkçe’ye de
çevrilmiştir. Bkz. LEONARDO DA VINCI, Defterler, Çev. Turhan Ilgaz,
Hakan Yılmaz, Hil Yayıncılık, İstanbul, 1992.
[19] Engin AKYÜREK, Ortaçağ’dan Yeniçağ’a Felsefe ve Sanat, Kabalcı
Yayınevi, İstanbul, 1994, s.145-146.
[20] Jacob BURCKHARDT, İtalya’da Rönesans Kültürü, Çev. Bekir Sıtkı
Baykal, MEB Yayınları, İstanbul, 1957, s.216.
[21] Giorgio VASARI, Lives of Seventy of the Most Eminent Painters,
Sculptors and Architects, Vol. IV, New York, 1926, s.36.
[22] Engin AKYÜREK, a.g.k., s.145-146.
[23] M.KEMP- M.WALKERS, Leonardo on Painting, New Haven and London,
1989, s.252.
[24] A.g.k., s.196-197.
[25] A.g.k., s.59.
Leonardo Da Vinci Resimleri için Tıklayınız
RESSAMLAR ANA SAYFASINA DÖN |